SUNAY AKIN
FORMULA DA NE ULA!..
Trabzon’da geçen çocukluk yıllarımda, Maçkalı olduğumdan dolayı kendimi çok şanslı sayardım. Walt Disney’in hayal dünyasının simgesi sayılan bir tepenin üstündeki şatoya benzeyen manastırlar Maçka’daydı çünkü!.. Benim için Maçka masal kitaplarının sayfalarını süsleyen resimlerin dünyasıydı. Heidi’nin öyküsünü okuduktan sonra daha da sevmiştim Galyan vadisini, dere kenarılarını, ladin ağaçlarını, fındık bahçelerini...
İstanbul’da ‘Formula’ yarışlarına katılan sürücülerin havasından, karizmasından geçilmiyor. Bir araba yarışı düzenlenmeye görsün, televizyon haberlerinden, gazete sayfalarına adamların boy boy fotoğrafları yayımlanıyor. Neymiş efendim bu adamlar çok zor koşullarda, virajlarda direksiyon sallıyorlarmış. Pöh!.. Gelsinler o öyküyü benim külahıma anlatsınlar... Ama, İstanbul’da değil!.. Maçka köylerinde, yaylalarında anlatsınlar...
En az beş, altı araba yan yana dizilirdi... Hepsi de, yarış arabası biçiminde tahtadan yapılmıştı... Tekerlekleri bile ağaçtandı... Yarışın yapılacağı pist yokuştu... Ama ne yokuş!.. Arabalar Formula yarışlarındaki gibi korunaklı, bakımlı değillerdi!.. Sürücülerin emniyet kemerleri, kaskları yoktu!.. Maçka’nın doğal pistlerinde yapılırdı yarışlar. Pistin zemini çimendi!.. Yağmur çokça yağdığından zemin kaygandı ve yarışın yapılacağı alanda hiçbir güvenlik önlemi alınmamıştı...
İşte, okuduğunuz bu yazının sahibi o yarış arabalarının pilotlarından biriydi.!.. Biz de köyümüz Galyan’ın Konaklar mahallesine araba yarışları düzenlerdik!.. Dokuz, on yaşlarındaydık ve gözümüzü budaktan esirgemezdik. Hakemin “Bir, iki, üüüüçç...” demesiyle arabaların içinde ayaklarımızı kullanarak hızlanmaya çalışırdık... Derken yokuşun eğimi hızımızı artırmaya başlayınca içeri çekerdik ayaklarımızı... Zemin düz olmadıından sanki bir rodeo atının üstünde gibiydik. Küçük bedenlerimizi arabanın içinde tutabilmek için tüm gücümüzü kullanırdık. Düşenler şanslıydılar... Çünkü elleri, dizleri yaralanırdı yalnızca... Yarışa devam edenlerin işi daha zordu. Durmanın iki yolu vardı: İlki; devrilmeden geniş bir kavis çizerek arabanın burnunu yokuş yukarı getirmek ve böylelikle hızı azaltarak durmak, ikincisi; gafulluğun (çalılık) içine dalmak!..
İlkini yapmak neredeyse imkansızdı... İkincisine de fırsat olmazdı, çünkü bir tümseğe kalkan arabanın arka lastikleri havalanır ve sürücüsünü ileriye doğru fırlatırdı!.. Birkaç takla attıktan, ota ve inek bokuna (afedersiniz) battıktan sonra nerem sağlam diye ayağa kalkmak büyük hata olurdu... Çünkü, araba son sürat arkadan üstünüze doğru gelmekteydi. Yapılacak en doğru şey, yerden kalkmamak ve ellerinizle başınızı korumaktı!..
Sorarım, kimdir en büyük sürücü; süspansiyonlu kıyafetleriyle, kaskları ve onca korunaklarıyla Formula şoförleri mi yoksa, Maçka’nın dağlarındaki tahta arabalarıyla yarışan çocuklar mı?..
Maçka, en büyük yarış arabası sürücülerinin doğduğu yerdir!..
Dünyanın dört bir yanından davetler alıyorum... Bu sayede. pek çok yer gördüm, müzeleri ziyaret ettim, bilgimi arttırdım... Beni ben yapan, kaynağın doğduğu yer olan Maçka ise bana karşı ilgisiz, duyarsızdı... Maçkalı’nın yüzünü güneşe dönmesi, belediye başkanlığını Sayın Ertuğrul Genç’e vermesiyle bu durum değişti... Maçka’da düzenlenen kültür ve sanat festivaliyle hayatın gerçek zenginliklerinin “hisse seneti”nde değil, “hissi senet”lerde olduğu anlaşıldı, yaşanıldı... Maçka, türkü sözlerindeki yerinden ve klasik Sümela manastırı fotoğraflarındaki durağanlığından taşıp, festival sayesinde öne çıktı, Doğu Karadeniz’i yüz akı oldu...
Benim Maçka’ma yakışan da buydu...
Sunay Akın’ın yazısı Maçkam Gazetesi’nin Temmuz 2008 sayısından alınmıştır
|